27 Haziran 2017 Salı

EKMEK DAVASI/ Ekrem SAYGI


Hayatın tamda göbeğine oturmuş bir söz
Çok eskilere uzanır bu sözün özü, yaşamın kendisidir.
Ekmek davası......

Savcısı yoktur bu davanın, hakim'i de...


Sevdiğin fırının ekmeği olmayınca tat alamazsın bu davadan!!!.
Bal yerine katık edersin acıyı, zehrini içersin hayatın.
Bir lokma ekmek yapışır dişlerine, kapanır çenen, susarsın
Ekmek davası dersin...
Savcısı yoktur bu davanın, hakim'i de...


Her şeyi görürüsün olan biten ne varsa, lakin aykırıdır düşünceler.
Yüreğine iner, yaralanırsın, kabuk bağlar sözler.
Aldanırsın, harlanırsın, horlanırsın; anlatamazsın kendini
Kilitli kalır sözlerin, boğazın düğümlenir, yutkunursun
Ekmek davası dersin
Savcısı yoktur bu davanın; hakimi de


Gün biter, güneş batar şehrin üstünden
Ay hilal' e dönüşür, o da gider peşinden
Yavaş, yavaş çöker üstüne günün ağırlığı
Adımlarsın kumsal'ı sabahlara dek
Oturursun kıyısına deniz'in, nefes nefes çekersin
Köpüklü dalagalarla tepişirsin
Koşarsın, yorulursun, sıkılırsın, bunalırsın yüksek yüksek solursun
Fakat soluduğun hava senin değildir.
Ve siyah beyaz'a dönüşür bütün renkler
Yok sayarsın kendini, kendini unutursun
Ve unutursun her şeyi ekmek davası dersin...
Savcısı yoktur bu davanın, hakim' mi de...


Bakarsın gökyüzüne, tanıdığın yıldızlar kaymıştır
Kutup' ta göstermez yönünü, terse düşer yolun
Karşılaşırsın, göz göze gelirsin, anlarsın bakışlarından
Değişmiştir düşünceleri, yeni düşünceler, yeni kararlar alırsın
Sonra olsun dersin ve ekmek davası dersin...
Savcısı yoktur bu davanın, hakim' i de...


Vurgun yer yüreğin,ikiye bölersin geceyi
Çekilince el ayak
Denizden kum çalarsın sabahlara dek
Kanal açarsın dalgasına kumsaldan
Yüreğine akıtırsın
Doldurursun zihnine binbir heceyi
Ekmek davası dersin...
Savcısı yoktur bu davanın, hakim'i de...


Ufukta görününce hilal'in izi
Çekilir el ayak toplanır gider, bir sen kalırsın
Uzaktan görünür sönük ışığı balıkçı teknesinin
Martlar uçuşur üstünden
Ve güzdüz geceye gebe kalır
Doğurgaçtır, sancısı başlar deniz' in
Ana rahmi açılır, payına düşeni alırsın
Dalarsın, düşünürsün, görürsün, susarsın
Kelimesiz kalırsın
Ekmek davası dersin...
Savcısı yoktur bu davanın, hakim'i de...


Martıların gözlerinden bakmak istersin
Uçmak istersin
Tutunup yıldızlara, boşlukta yükselirsin
Vursa da gururun dibe, dalışa geçersin
Ekmek davası dersin...
Savcısı yoktur bu davanın, hakim'i de...


Gezerken kumsalda eline geçince küçük bir taş
Sektirmek istersin dalagalara inat, fırlatıp atarsın
Dans eder düşüncelerin, yürürsün, gidersin
Bir sarhoş narası dıyarsın, kumsalın diğer ucunda
Sessizliği bozulur gecenin, kızarsın küfredersin
Sonra boşver ekmek davası dersin...
Savcısı yoktur bu davanın, hakim'i de...


Ekrem SAYGI
27.06.2017
Share:

22 Haziran 2017 Perşembe

UZAKTAKİ YAKIN/Ekrem SAYGI


Bazen otları konuşturan bir rüzgar olurdum
Dikli taş sırtlarında, tuzla yamaçlarında

 Bazen bir kasırga ve ya fırtına oludum
Sarıkaya boğazında, geriş sırtlarında

Bazen koyunlarını otlatan bir çoban olurdum
Yolları aşardım kır atımın ünstünde

Bazen çatılarda dağılan duman
Sürünürek giderdim yamaçlarında

Bazen buğday döven bir çocuk
Sapı saman eylerdim döven altında

Bazen kaybolurdum sisinde uluçayırın
İzleri arardım dere yataklarında

Bazen kuş gibi olurdum süğülüğün en tepesinde
Susardım su içerdim kuru tekne yanında

Bazen kanlı düzünden geçerdim yasak yaylanın
Toprak olurdum kırkgızlarında


Ekrem SAYGI
22.07.2017
Share:

KARDEŞİM ABDULLAH’ A/ Ekrem SAYGI


Kardeşim ununttun mu?
Söylemeden edemiyorum işte
Damla, damla akıyorsunuz içimden
Ve incinse canınız
İncinir tenim
İncinir yüreğim
Baba erken öldü unuttun mu!!!?
Ortada kaldılar demişlerdi bizim için
Unuttun mu!!!?
Perian olacaklar demişlerdi
Unuttun mu!!!?
Hastanedeydi baba
Aşındırdık kapılarI aylarca, yıllarca
Hashane kapıları ve yollar
Nöbetleşe gelirdik
Sen Ankara’dan
Ben Artvin’den
Bir gün birlikte olduk
Unuttun mu yoksa!!!?
Abi ilaç dedin, reçeteyi uzattın
Göz göze geldik
Sende yok, ben de yok
Dökülmüştü gözlerden yaşlar
Yoksa unuttun mu!!!?
Kimseye diyemedik derdimizi
Anlayan da olmadı zaten
Yoksa unuttun mu!!!?
Genç ölmüştü baba
Bir yer yatağında
Çenesi bağlandı ihtiyarlamadan
Bilir misin o gün
Hiç silinmez anılarımdan
Babayı uğurladık
Dostlarla döndük
O mezarlıktan
Ortada kaldılar demişlerdi bizim için
Yoksa unuttun mu!!!?
Daha söyleyecek sözü varken
Erkenden
Çıkmıştı derinlerden can
Eksilmişti bir yanımız
Aman ha aman
Zaman sonra giderken aklım
Unutmuştum köyün yolunu bir an
Toparlandım, silkindim o an
Ortada kaldılar demişlerdi bizim için
Yoksa unuttun mu!!!?
Ortada kalmadık
Dağılmadık
Bozulmadık
Lakin şimdi düzenlenen raporlada
Son kalan
İnancımı isterler benden
Unutmamızı isterler
Kardeşim unutma!!!
Hepsi ibikli bunların
Hem de beş kilo
Biz ise üç kilo
Unutma dünü?
Yoksa unuttun mu!!!?
Biz biziz
Biz biriz
Biz camilerin önsaflarında hizaya gelip
Dışarıda hizayı bozmadık
Camilerden çıkıp evine kapananlarda olmadık
Pis boğaz uğruna
Yemekten yemeğe koşmadık
Başkalarının haklarına
Haksız konanlardan olmadık
Mevki, makam  uğruna
Haklara tecavüz edenlerden olmadık
Sokaklara çıkıp
Şov yapanlardan olmadık
Egolarına teslim olan
Hacılardan, hocalardan olmadık
Onlar ibikli be kardeşim
Hem de beş kilo
Biz ise üç kilo
Yoksa unuttun mu!!!?

Ekrem SAYGI
22.06.2017
Share:

21 Haziran 2017 Çarşamba

GEÇMİŞİN GÖLGESİNDE (ORDU KUMRU HOCALARI)/Ekrem SAYGI





Çakma yazarların dökümanlarıyla doluyor yayınevleri. Amaç bir şeyler üretip yazmak değil, yazarında, yayınevinin de düşündüğü; maddi çıkar ve gündemde olmak.


“Peki bunlar nasıl oluyor” diye bilirsiniz. Yıllarını öğrenimlerine harcamış ve yıllarca dirsek çürütmüş, binlerce kitap okumuş, araştırmalar yapmış kişilerin; bu olaylara eleştirisel bakmayışı, suya sabuna dokunmadan köşelerine çekilişleri, bazı kariyer edindiğini zanneden kişilerin hiç bir şey üretmen, sağdan soldan topladığı bilgilerle, kariyer edinme, maddi çıkar sağlama ve popüler olma pahasına, halka mal olmuş insanların hayatlarını gündemde tutarak ve kendi yapmış gibi gündem oluşturarak ve bu arada kendi geçmişlerine de anlam katarak önceden yazılmış olanları kopyala yapıştır ve içine de birkaç kendinden cümlecikler katarak ve kendileri inanmasalar da; kendileri yazmış ve araştırmış gibi, toplumu inandırmak için var güçleriyle mücadele eden yazarların kitapları; tarihin tozlu raflarında yerini almaktadır. Eksik ve yarı yalanları gelecek nesillere aktarılmaktadır.


Bütün bu yazılanlar ve çizilenler, bir şiir kitabı ve ya edebiyat dünyasına açılan bir kapı niteliğinde olsa anlarım. Bir şiir, kişinin kendini ifade etse de; her okuyucu bu dizelerin içersin de bir şeylere bağlı kalmadan kendine ait bir şeyler bulur. Velev ki roman da öyle… Lakin; toplum tarafından bilinen kişilerin hayatlarını yazarken, anlam üstüne anlam katarak ve kişileri popülerliklerine göre sınıflandırarak bu işi yapıyorsanız, burada bir yalan, egonun tatmin olması, nefsii arzuların ön plana çıkması ve hazıra konma vardır…


“Geçmişin gölgesinde" (Ordu-Kumru Hocaları) kitabını inceleme ve okuma fırsatım olmadı, çünkü kitaba ulaşamadım. Fakat blog sayfalarından incelediğim kadarı ile en azında tanıtılmış olan hocaların resimlerine aşina oldum. Hakikaten her biri memleketimiz için ayrı bir değerdir. Ancak!!! bu hocaların arasında olması gerekirken; bu yayınlanan kitabın sayfalarına giremeyen, unutulmaya yüz tutmuş ve bu hocalların arkadaşları olan ve aynı eş değerde hatta ve hatta!!! itikadi ve kalbi yönüyle bu hocaların bazılarından çok daha üstün olan hocalar bu kitapta yerini alamamıştır. Ben şahsım olarak bunu nedeninin bir hazıra konma bir bedavacılık ve populizm ve yeterince araştırılmamış olmasından kaynaklandığını görüyorum ve bunun da bir haksızlık olduğunu düşünüyorum. Yazar bu kitabın ortasına kendi babasını yerleştirirken, gündeme gelmemiş ve köylerinde çakılı kalan diğer değerleri neden araştırma yoluna gitmedi ki;? anladığım kadarıyla, hazır olanların üstüne konuverdi ve asparagas bilgiler topladı...


Bu hocaların çoğunun doğru veya yanlış anlatımlarla (Allhu alem) geçmişte gelen ilimleriyle, ve ya itikadi ve yetiştirdiği insanlarla değer kazanırken; bir çoğu ise bizim dahi bildiğimiz yakın tarihin insanlarıdır. En azından biz de bu dönemleri yaşadığımız için biliyoruz. Bu hocaların çoğu, devletin verdiği maaşla popülerliğini ortaya koymuş ve bunun yanısıra, meslekler edinmiş saat zembereklerini sıkıştıran maddi ve manevi olarak toplumun üst kademelerine oturtulmuş kişiler değil midir.? Tamam hocadır anladıkta; bunların üzerine anlam üstüne anlam katmak günah değil midir.

Ya unutulan değerlere ne demeli… Fizme karapınar mahallesinde yaşamış olan, Halil efendi torunlarından Kitapçı Mehmet Hoca lakabıyla bilinen itikadı ve kendine has ilmiyle sabahlara kadar göz yaşı döken; kendi köyünde ve çevre köylerde mektep okutma altında yıllarca öğrenci yetiştirmiş bu hocanın, bu kitabın bir köşesinde neden ismi yoktur.? Ayrıca aynı köyde otuzbeş sene devletten bir kuruş para almadan, köyünden ayrılmak zorunda kaldığın da namaz kıldırmak için vekil bırakma sorumluk ve bilincine sahip olan; yıllarca öğrenci yetiştirmiş, Halil efendi torunlarından Hacı Talip efendi torunu ve oğlu olmakla iftihar ettiğim babam Talip SAYGI hoca bu kitapta neden yerini alamamıştır. Eskiçokdeğirmen köyünde yıllar önce hatta bu caminin inşasını yapan ve devletten yine bir kuruş maaş  almadan hocalık yapan ve onun büyük babası Hacı Talip Efendiyi nere koyacaksınız. Kendi babasını bu kitabın tam ortasına yerleştiren bu yazara diyorum ki, yaptığın eğer populizm ve popüler olmaksa doğru yapıyorsundur. Lakin aksini düşünüyorsan, hangi makam da olursan ol yanlıştasın.

Halkın önüne neyi koyarsanız onu alır. Takdir eder veya etmez kişinin bileceği iştir. Eğer var olan bir şeyler üzerinde çalışılıyorsanız, var olanı olduğu gibi aktarmak değil, araştıran kişinin derinden araştırma yaparak var olanın üstüne bir şeyler eklemek suretiyle araştırma yapması gerekmez mi? Populizmin dışında taşları tam gediğine oturtmak değil midir asıl olan. Amaç bu topluma hizmet vermek ve bilgilendirmek ise mesele, değerleri popülerliklerine göre değilde, bütün değerleri içine alarak topluma öyle sunmaktır. Bundan gayrısı yanlıştır ve günahtır. Ya da bu toplum sizi, gelecekte sizin yaptığınız gibi, ya evliya olarak görür, yada yerin dibine batırır. Lakin, şunu belirtmeliyim ki; eskiden olduğu gibi öyle ilmihal kitaplarının arasına sıkıştırılmış bir toplum yoktur. Her şeyi sorgulayan, doğru ile yanlışları ayırd edebilen insanlarımız çoğalmaktadır...

Değerlerden bahsederken, konunun dışında olsa da; şahidi olduğum bir şeyden bahsetmek istiyorum. Yıllarca önce İlçemize bağlı bir köye  düğün merasimine gitmiştim. Geçmişin ağalarından olan birini kalabalığın tam ortasına oturtmuşlar ve orada bulunan bir çok insanın ormandan yapraklı dallar keserek, gölgelik yapmaları ve başının üstünde dalların sallanarak onu serinletmelerine şahit olmuştum. Lafı fazla uzatmadan söyleyeyim ki; bu şahsın cenazesi yalnız kaldığı evinde günlerce sonra bulundu. Bu sözlerim sakın ola kıyas olarak algılanmasın. Bu ağa da toplumun gözünde zamanında bir değerdi. Dedim ya bu toplumun önüne neyi koyarsanız onu alır…

Eleştirmen falan değilim. Böyle bir akademik kariyerim de yoktur. Lakin gördüğüm ve okuduğum eksiklikleri de gündeme getirmeden edemiyorum. Çünkü aynı dönemleri ve bilinenleri yaşıyoruz. Bu bilinenler arasında eksiklikler ve yanlışlar beni rahatsız etmektedir.

Farklı cümlelerle yazımı bitirmek istiyorum…

Bir gün gelecek ve uykunuz kaçacak. O gün, zihninizin ortaya koyduğu düşüncelere sürüklendiğinizde, bu gün kalbi olarak yaptığınızı zannettiğiniz bütün şeyler zihninizi meşgul edecek ve eksikliklerle dolu sayfalar ve popülerliğiniz bitecek. Bütün yaptıklarınız maddi çıkar ve toplumun beğenisini kazanmak adına yaptığınız için anlam ve değerini yitirecektir. Zaman bitecek, sevdiğiniz her şey bir hiç olacak ve bir gün herkes gibi sizde öleceksiniz. O gün insan!!! boşlukta boğulan tuhaf ve sözle izah edilemeyen hüzünlü bir gündür…

Elli veya yüz yıl sonra, bu toplum karşısında, ya sıralamaya çalıştığınız hocalar gibi sıraya konulursunuz, Ya da evliya yaparlar sizi, ya da eleştirilen bir insan olarak kalırsınız.

Kitabınızı tekrar gözden geçirmeniz dileği ile….

Ekrem SAYGI
21.06.2017 




Share:

20 Haziran 2017 Salı

KAPANAN KAPILAR/Ekrem SAYGI


Yollarımız vardı bizim
Yürünsün diye
Bahçelerimiz vardı bizim...
Kuşlar uçsun diye
Evlerimiz vardı bizim
Oturulsun diye
Güllerimiz vardı bizim
Derilsin diye
Kollarımız vardı bizim
Sarılsın diye
Yüreklerimiz vardı bizim
Isınsın diye


İşte böyle
Her şey gayet güzeldi
Her şey gayet normal
Uzun yıllar geçti
Yolumuz bitti bizim
Bahçemiz gitti bizim
Evlerimiz yok oldu
Ağaçlarımız kurudu
Güllerimiz soldu
Saygı yok oldu
Sevgi kayboldu
Kolumuz kırıldı

Önce her şey normaldi
Sonra bir acayiplik oldu
Kıyılarına dokunduk beylerin
Taştı dereler
Düşündüler taşındılar
Planlar yaptılar
İncindi yürekler

Yoksa adamın içten
Dürüst bir yüzü
Güven vermez insana
Söylediği sözü

Arıma gitti benim
İşte bütün bunlar
Açık tuttuğum kapılar
Bir bir kapandılar

Ekrem SAYGI
21.06.2017
Share:

DAR VAKİTLER ( SETENAY KIRAATHANESİ)/Ekrem SAYGI




…Yine birlik teyiz… Manisa’da; Laleli hal pazarının hemen yanında bulunan yumuşak ve kalın sokak halıları ile döşenmiş yürüyüş parkında yürüyoruz. “Halılar çok güzel döşenmiş değil mi? dedi. “üzerine bastıkça yaylanıyor bacaklarımız” “Kardeş” dedi ve devam etti. “Dün akşam Bozköy’ de herzaman oturduğum ‘Setenay kıraathanesi’ ne gittim ve boş bir masaya oturdum. (Setenay kıraat hanesi Boz köydedir. Bozköy Manisanın en pahalı ve en lüks semtlerindendir) Yılların ocakcısı Aydınlı Hüseyin abiden işaretle çay istedim. Çayı çok güzeldir Hüsyin abinin; hatta bir seferinde, abi!!! bu çayın içine ne katıyorsun ki bu kadar güzel oluyor… O, da ”Kusura bakma söyleyemem, meslek sırrıdır” dedi ve gülerek çayımı oturduğum masanın üstüne bırakarak “afiyetle iç” diyerek, ocağına döndü. “ İki gazete vardı masamın üstünde. Bir taraftan çayımı yudumluyor, diğer taraftan, gazetenin sayfalarına hızlı hızlı gözatıyordum. Önümde duran diğer gazeteye bir el uzandı. Başımı kaldırıp baktığımda, yanlış olduğunu ifade edercesine, uzanan bu elin; gözlerinin içine baktım. Sonra saniyeler içersinde, kendisini baştan aşağıya kontrol edercesine gözden geçirdim. Ayaklarında markalı beyaz bir yazlık ayakkabı, kıçında kırem rengi bir şort, üstünde şortunun rengine uygun bir tişört, sinekkaydı tıraşın altından çıkmış hastalıklı ve buruşmuş, toprak rengi ve kahve rengi arasında izahı olmayan renge dönüşmüş bir surat. Başının yanları iki numara tıraş, başının üstündeki saçlar biraz daha uzun, dazlak görünümlü, gururlu ve kibirli görüntüsüyle, karşıma geçmiş; müsaade isteme tevazusunu göstermeden aldığı gazete elinde bana bakıyordu. Belli ki bakışımdan rahatsız olmuştu. Aslında; ya yaptığının yanlış olduğunu söyleyecekti, yada benden tepki vermemi bekliyordu. Öylece göz göze durduk ve kendi ekseni etrafında gözlerini benden kaçırmak için bir iki tur döndü. Ben gazeteyi elimden bıraktım ve hala ona bakıyordum. Sonra benden tepki alamayınca gazetyi de alarak, benden uzak ve göremeyeceğim bir alana geçerek  kayboldu. Ben aynı yerde oturup çayı mı yudumlarken bir yurttaş geldi; “Merhaba sandalyeyi alabilirmiyim” dedi. Halbu ki masam da üçtane sandalye boşta idi, Aadamın gösterdiği, tevazu, incelikti ve nezaket karşısında; elbette buyurun dedim. Böyle hale can kurban  değil mi?  Kendi kendime; edep kavramı çok geniş olsa da; İşte budur edep, işbudur tevazu, işte budur incelik dedim…

Farkında olmadan koşuyorduk koşu parkında. Sırılsıklam terlemştik. Yavaşladık. Ellerini dizlerine  koydu nefes almaya çalışıyordu. “Yaşlandık galiba, eskisi kadar koşamıyoruz artık“ dedi. Çimlerin üzerine oturduk. Biraz sessiz ve sakin bekledikten sonra anlatmaya devam etti.

“Aradan hayli zaman geçmişti. Masamın üzerinden tevazu göstermeden, hoşgörüsüzce gazeteyi alan kişi tekrar gelerek; aldığı yere ve gözlerimin içine bakarak aynı şekilde gazateyi aldığı yere bıraktı. Yine göz göze geldik. Belli ki benden hala bir şeyler söylememi bekliyordu.  Ben onun gözlerinin içine bakarak zaten tepkimi ortaya koymuştum. Yaptığının yanlış olduğunu neden söyleyeyim ki. Bu tepkiyi sesli olarak verseydim belki de olay çıkacaktı.  Ama ben sessiz kalarak dersini vermiş oldum. Belki de yanlış yaptığını ifade eder diye bekledim, Lakin o, önüne bakarak soluncan gibi gözlerimin ucundan uzun adımlarla yürüdü gitti.  Daha sonra; Kahvehanenin sahibi Yüksel bey; merhaba diyerek yanıma oturdu. Uzun muhabbetten sonra aynı kişi tekrar geldi. Etrafımızda dolandı durdu. Lakin yüksel beyin hiç birşeyden haberi olmadığı için, biz muhabbete devam ediyorduk. Sonra yüksel beyde kalktı. Ben ise hala oturmakta idim…

İnsanlar neden böyledir, neden başkalarının haklarına saygı göstermezler, hoşgörü, tevazu ve incelik yokmu oldu. “ Anlatayım” dedi. “Bu kahvede ben daha önce, garsonluk ve ocakçılık yaptım. İşte bu söylediğim haraketler bana ters düştüğü için, yüksel beyden müsaade isteyerek ayrıldım. Yani bu kahvenin milletine hizmet ediyordum, masaları siliyor, kül tablalarını temizliyor, akşamları onlar oturuken bacaklarının arasından yüzeylerin tozlarını alıyor ve paspas çekiyordum. Bu temizlik işi gecenin iki ve üçlerine kadar devam ediyordu. Bazen bunların evi yokmudur diye geçiriyordum içimden, çünkü akşama kadar yoruluyor ve bir an önce evime gidip istirahat etmek istiyordum. Yani senin anlayacağın ne olursan ol, bizim toplumumuzda, hizmet eden kişi, hizmet gören kişiler karşısında her zaman aşağıdadır. Köle kavramı çok geniş olsa da, Bir nevi kölesindir onların karşısında. İşte bu kaba insanda beni öyle görüyordu belkide.  Bu kahvede çalıştığım zamanlar; buyurun beyefendi derken, böyle beyefendiliğinden bi haber kişilere anlam yüklemiş oluyor ve onlarda kendilerini  beyefendi sayorlardı demek ki. Beyefendilik bir sanattır, yürümek bir sanattır, konuşmak bir sanattır, hatta ve hatta yaşamak bir sanattır. Başa dönmem gerekirse; işte bu kahvede garsonluk yapan kişinin önünden, neden  herhangi bir şey müsaade alınarak istensin ki. Ben bu kahveye sık sık giderim. Bu olaydan sonra o kişi ile birçok kez karşılaştık, bu karşılaşma anlarında benden merhabasını esirgemedi. Ya dersini aldı, ya da, hoşgörü ve nezaketten bi haberdi...    

“Kahve muhabbeti açılmışken yaşadığım buna benzer bir olayı aktarmak istiyorum…” dedi. “İkibin iki yılları olsa gerek, o günlerde devletin memuruyum. Takım elbise, cilalı ayakkabılar, özenle seçilmiş kıravat şık ve delikanlı bir adamım. Gurur ve kibrim olmasa da öyle görüyordum kendi mi, güzel giyinirdim. Güzel giyinmekte bir sanattır. Memleketim olan Ordu’ nun Kumru ilçesinde görev yapıyorum. İş yerinden çıktım, Herhalde uzay kıraat hanesi olacak, önünden geçerken  öğretmen arkadaşım Hasan BAYIN (Yaşıyorsa selamlarımı sunuyorum, Ölmüş ise Allah rahmet eylesim)  ve çıkaramadığım birkaç öğretmen arkadaşla; Hasan Bayın’ ın çay ikram edeceğim ısrarı üzerine kahveye girdik. Dört kişilik bir masaya oturduk. Çaylarımız geldi, başladık memleket havalarından bahsetmeye… Sohbetin tam ortasında arkamda biri durdu. Döndüm baktım zilzurna sarhoştu. Kendisini tanıyordum, fakat aramızda ne bir hukuk, ne de bir muhabbet vardı. İsmi lzım değil bir köyün muhtarı idi kendisi Seahoşça “Geçe bilirmiyim beyefendi” dedi. oturduğum sandalyeyi biraz ileri sıkıştırarak; “buyurun beyefendi” dedim. Kahve kalabalıktı. Lakin arkamdan zorlanmadan geçebiliyordu. Bizim muhabbet kesilmiş başımızda duran köy muhtarına odaklanmıştık. Muhtar yine başımda bekliyor, fakat hiç oralı olmuyorduk. Tekrar “ Geçebilirmiyim beyefendi” dedi. Adam takmıştı bana fakat neden bilmiyordum. Bu sefer, ayağa kalktım ve sandalyemi de kenara çekerek “Buyurun beyefendi dedim” muhtar gözümün içine baka baka tam açılmış olan yoldan sallana, sallana geçti; bu sefer karşıdan laf atmaya başladı. “Kıravat boynunda, takım elbise üstünde kendini bişi zannediyor” buna benzer bir sürü laflar ediyordu. Bu arada Hasan öğretmen masanın üzerinde bulunan okey ıstakasını elinin içersinde evirip çeviriyor, bizi kahveye ısmarladığı için bu işin sorumlusu benim diyordu. Belli ki olay çıkacaktı. Fakat muhtar sarhoş olduğu için kahve milleti ve unutmadığım ve İhsan CAYAK beyefendi dahil herkes bize sakin olmamızı işaretle öneriyordu. Ona da buradan selam yolluyorum. Sonra muhtar. Kendi kendine konuştu saydı ve bir süre sonra kahveyi terkederken, Hasan öğretmen ayağa kaltı. “Ben bunu bu akşam benzetmem gerek, siz gidin ve sakin olun diyerek bizden ayrılmak istedi ise de, yanımızda bulunan diğer kişiler müsaade etmedi. Şöyle bir muhabbet oldu. “Bak Hasan öğretmen, sen şimdi onu yakaladın, iyi benzettin diyelim. Düşeceksiniz karakola!!! Adam zaten sarhoş, hocam bu sarhoşa mı uydunuz denilse iyi mi olacak, zaten çekti gitti boş ver dediler” beni ve hasan öğretmeni sakinleştirerek ve bir müddet daha oturarak ayrıldık. O muhtarın neden bana taktığını hala bilmem. Kıravatım, elbisem, ayakkabılarım neden onu rahatsız etti hala bilmem. Belkide bir kompleksin sonucunda ortaya çakması muhtemel olan bir sataşmaydı…”             

      
Ekrem SAYGI
20.06.2017
Share:

19 Haziran 2017 Pazartesi

DAR VAKİTLER (BALKON MUHEBBETİ) /Ekrem SAYGI



…Sıkıntılı idi. “Birşeyler yapmam lazım” diyordu. Kütüphanesine geçerek yarım kalmış kitaplardan birini aldı ve okumaya çalıştı. “Olmuyor, dikkatim dağılıyor, toparlanamıyorum” dedi. Hava çok sıcaktı. Eee Manisa burası elbette sıcak olur. Düşünüyordu. Birden “Ne çok yer dolaştım, şimdi de buradayım. Sanki üzerimden yüzyıllar geçmiş gibi hissediyorum” dedi. Başka bir boyuta girmişti sanki.


Neyse ki; oturduğu yerden kaltı. Bir kalem ve bir de bloknot alarak balkona geçti. “Birşeyler yapmalıyım ve ya birşeyler yazmalıyım, buna ihtiyacım var. Önemli, önemsiz ne olsa yazmalıyım. Yazarken ve okurken etrafımda insanların olduğunu hissediyorum. Kalabalıklaşıyorum. Yalnızlığım ortadan kalkıyor” dedi. Tekrar başını eğerek, boş sayflara baktı, evirdi, çevirdi, neyi yazmalıydı. Aklına gelen hiçbir şey yoktu belkide. “Bir başlasam, bilirim arkası gelecek” dedi. Uzun uzun düşündü. Kendini dinledi, Gözlüğünü temizledi, Masasının üstünü temizledi. Terliklerini çıkarıp tekrar giydi, odadan odaya geçerek evin içersinde dakikalarca dolaştı. Tekrar balkona gelerek yerine oturdu. “Zihnim kelimelerle dolu, lakin onları bir türlü sıraya koyamıyorum” dedi. Kalemini dakikalarca parmklarının arasında dolaştırdı. Parmaklarının arasında döndürüp durdu. Sonra kalemi bir tarafa attı, yanaklarını avuçları ile sıkıştırarak darmadağın olan zihnini toparlamaya çalıştı. Olmadı; cebinden iki lira bozuk para çıkararak tesbih çekercesina parmaklarının arasında dakikalarca döndürdü. Belli ki rahatsızdı, bütün bu haraketler rahatsızlığını ortaya koyuyordu. Son birkaç gündür belli ki birşeyler yaşamıştı. Belkide sevdiklerini kırmıştı, kim bilir. Fakat asıl kırılan kendisi idi. Bundan bi haberdi. Başını kaldırarak “ Bütün bu olanlara bir kişinin  sözü sebep olmuştur. Söylenen bu söz çoğaldı, sevdiğim kişilere de sirayet edince ipler kopu verdi, artık düzelmesi de çok zor gibi” dedi, üzülerek…


Kolunu balkonun parmalıklarına yaslayarak, uzun uzun caddeyi seyretti. Sonra dönerek; bak dedi… “Cadde kenarlarına yanlış park edilmiş araçları göstererek; ne kadar da çirkin duruyorlar değil mi? Ya bu insanlar!!! nereden gelip nereye giderler, Bazıları, gündüzden kalan güneş gözlüklerini başlarının üstüne sıkıştırmış, sallanarak kıvırtarak, kasılarak yürüyenlere ne demeli… Ne tuhaf bu insanlar, yoksa bende mi bir sorun var. Ya şu çocuklara ne demeli, karşıda ki çocuk bahçesine bak!!! Cıvıl cıvıl kuşlar gibi ses çıkarıyorlar, dünya da olup bitenlerden habersiz yaşıyorlar. Keşke hiç büyümeseler. Büyüdüklerinde bu dünyanın nekadar kötü bir yer olduğunu anlayacaklar, keşke hiç büyümeseler. Onları gözetim altında tutan anne ve babalara bak, çocuklarının sevinçlerine ortak oluyorlar. Lakin; banketlere oturmuş çekirdeklerini çıtlatırken hiç de iyi bir görüntü vermiyorlar, Çekirdek kabukları güzelim çimlerin etrafına yayılmış durumda, bilirim ki belediye işçileri her sabah bunları lanetliyordur. Lakin bir şey daha söyleyeyim. Tuzlu çekirdek kabukları çimleri üç gün içersinde kurutuyor.”

“Bak dinle!!! Duyuyormusun?” neyi dedim. “Binanın alt katında bulunan  ve kaveden gelen sesleri” Kulak kesildim. Hakikaten yüksek sesler geliyordu. İnsanların oyun oynarken bir birine bağrışmaları, okey sesleri, tavla pullarının, masanın üstüne hızlıca vuruluşları, şıngır şıngır bardak sesleri kulakları tırmalıyordu…


Bu arada güneş kızıla dönüşmüş, Gediz’ in ardındaki tepelere gizlenmek üzereydi. Bakır renginde gün ışığı çökmüştü Manisa’nın üstüne. Uzun uzun ufka baktı “ Buradan manzara seyretmek çok güzel. Lakin bu manzaradan hoşlanacak bir yürek kalmadı bende. Herşey insanla güzel. Bu manzarayı paylaşacak dostların yoksa neye yarar ki manzara. Çocuklar olmasa, neye yarar ki şu gördüğün çocuk bahçesi, şu kaldırımda yürüyen insanlar olmasa neye yarar ki bu kaldırımlar. Bir dostuma bu balkonda bir fincan kahve ikram edemiyorsam neye yarar ki bu balkon, paylaştıkça mutlu olursun, paylaştıkça güzelleşirsin, hayatın tadı paylaştıkça daha çok anlamlaşır. Bunların hiç biri yoksa, yaşamanın da bir tadı olmaz. Kocaman evin içinde yapa yalnızım. Evliyim, Eşim, bir kızım birde oğlum var. Eşim zaruretten işe gidip geliyor, oğlum uzaklarda öğretmen, kızım, çlışıyor, ben de iş buldukça çalışıyorum, Yani demem o ki; onlarla bile çok az zamanımız oluyor. Hayatta, boşta kalmak, boşlukta kalmak kadar kötü bişey olmasa gerek. Hayalini kurduğumuz, bu beraber geçireceğimiz dönemleri, biz her birimiz bir köşede çalışarak geçirmek zorundayız. Dibe vurduk ve hep birlikte çıkmak için çırpınıyoruz. Napalım, yeterki sağlık olsun…”  

Saçma sapan düşünceler kaplamıştı zihnini, adeta kendisi ile muhabbet ediyordu. “Kardeş” dedi. “Bu günlerde bütün duyularım hassas ve tetiktedir. Çünkü büyük küçük deremlerle sarsılıyor Ege bölgesi ve Manisa. En büyüğü 6,3 olan depremleri, küçük, küçük sasıntılar takip ediyor. Hissedilen yüzlerce sarsıntı oldu, Depremle yatıyoruz, depremle kalkıyoruz. Hatta kızım deprem kolik oldu. En küçük sarsıntı bile deprem hissi veriyor…”   

Durdu, eli kolunu sallıyor, yüzüne, ayaklarına şamar atıyordu. Ne oluyor dedim. “Ah bu sinekler, nefret ediyorum, nere gitsem beni bulurlar. Bir keresinde suratıma konan bir sivri sineği ani bir haraketle, suratıma kuvvetli bir şamar atarak yakaldım. Kanı suratıma yayılmıştı belli ki. Eşim karşımda suratını buruşturarak “Pis “ dedi. Ne pisi dedim bu kan benim kanımdır. Benden aldıklarını geri aldım ve canıyla ödedi, benim ne suçum varki pis diyorsun. Bak sizi hiç rahatsız etmiyorlar, onuncu kata da çıksam oraya gelekcek bu meletler. Yaz boyu eczanelerde ilaç kalmaz bunların yüzünden. Bu kadar yüksekteyim, yine de buluyorlar…

Hemen aklıma gelmişken söyleyeyim.” Neyi söyleyeceksin dedim. “Konumuz deprem değilmiydi, lanet olası sivrisinekler kopardı bizi.” Haa evet, konumuz deprem di. “Hayvanlar depremin olacağını önceden hissederlermiş. Evcil hayvanların deprem olmadan önce bağırmaları, köpeklerin  uzun uzun havlamaları, ayrıca deprem olmadan önce yer altındaki canlılar, yılanlar dahil, toprak üstüne çıkarmış, karıncaların en yükseğe tırmandıklarını duymuştum. Yoksa bu sinekler de mi öyle.” Dedi ve güldü…  

Konumuz depremden açılmışken devam edelim istersen. Ayağa kalktı ve anlamsızca sağına soluna baktı. “Diyelim ki bu bina çöktü, bize ne olur?” bilmem Allah bilir…  “Tamam herşeyi Allah bilir de, birde görünen durum yok mudur ortada. Bina gerçekten sağlamsa yıkılmaz, ya çürükse ve yıkılacağı yüzde yüz belli ise, yine Allah bilir mi diyeceksin.  Tedbir ve tevekkül’ü ne yapacaksın. Eşeğini sağlam kazığa bağlamazsan, kaybolduğu zaman, Allahtan oldu mu diyeceksin.”

Tekrar ayağa kalktı, oturmaktan yorulmuştu belli ki, Balkonunda bir iki turladı, bulunduğu yerden aşağıya doğru katlara baktı. Birinci katta bulunan marketin geniş tentesi gözüne çarpmış olacak ki. “Ben buradan atlarsam ölmem harhalde değil mi?” Allah bilir dedim. Hayır kardeşim yine yanlış dedin. Tamam Allah bilir de; sen buradan atlamakla herşeyi göze alıyorsun demektir. Tamam, tente sağlam, ya tentenin kazıklarına geçersen Allahtan mı diyeceksin. Allah sana atla mı dedi. Japonya da bir deprem esnasında japonlardan hiçbir ölü ve yaralı olmazken, sadec orada bulunan bir Türk’ ün, dördüncü kattan atlayıp yaralandığını duymuştum. Eğer tedbirimizi alırsak, binalarımızı depremlere dayanıklı ve çok yüksek katlı yapmazsak, bir yerlerden atlama ve kaçma  ihtiyacı duymayız. Dolayısı ile herşeyimiz yarım ve bozuk olduğu için, nere gidersek gidelim öyle zannediyoruz ve korkuyoruz. Birkaç gün önce bu balkonda otururken, birden bina sallanmaya baldı. Ayağa kalktım ve sonra sağa sola bakınarak olduğum yere mıhlandım. Sekiz saniye bina geldi, gitti. Arkasından şöyle düşündüm. Bu deprem çok şiddetli olsa ve binada çökse, kaçacak yerim yok. Aynen ölümden kaçış olmaması gibi… İşte bu nuktada herşeyimizi Allaha bırakıp teslim oluyoruz. Yoksa nere atlarsan atla, nereye kaçarsan kaç ölümden kurtuluş yoktur...”

“Bir keresinde kızım ve oğlum küçüktü, Ordu-Kumru da yaşıyorduk o zamanlar. Oturduğumuz bina aniden sallanmaya başladı. Eşim kızımızı kucağına alıp dışarı kaçarken, oğlumuz o da küçük, koltuğun üstünde, ne olup bittiğinden habersiz, ben ise hepsini unutup kaçarken, eşim arkamdan bağırdı. Ekrem nereye oğlunu almayacak mısın? Birden geri döndüm fakat bu arada sarsıntı da durmuştu. Tekrar oturduğumuz odaya döndük. Bu arada eşim bana dönerek “ Ekrem senden korkulur, sen bizi bırakıp kaçıyorsun” (biz bu olayı ne zaman deprem konusu olsa konuşuruz) ben ise yaptığım bu hatayı hafifletmek için, kimsenin kimseye faydası olmayacağı kıyamet gününü anlatmaya çalıştım. O da” Bırak şimdi onu ozaman düşünürüz, sen bizi yaşarken terkediyorsun.”

Yine Manisa’ da; Oturduğum evin balkonunda oturuyorum. Eşim, oğlum ve kızım. İftar yemeğinden sonra, çaylarımızı içiyorduk ki, birden bir sarsıntı. Kızım deprem dedi panikleyerek. Eşim ve oğlum yüzüme bakarak oturduğu yerden kıpırdamadılar. Ben ise anlattığım geçmişteki yaşadığım olay aklıma geldi. Ani bir şekilde ayağa kalktım, Ya Allah, Ya bismillah diyerek, binanın katlarına bakıyordum ki, kızım “napıyorsun baba, çok korktun değil mi” “yoo desem de inanmadılar. “ Sallama, hadi oradan, biz seni önceden biliriz. Annem anlatıyor işte. Çocuklarını bırakıp kaçan sen değil misin.”   

Zaman hayli ilerlemiş, konuşmaktan yorulmuştu san ki. Bir süre suskun ve öylece oturduk. Son kahvelerimizi de içtik. Ani bir haraketle suratına bir şamar attı. “Ah bu sivri sinekler, kanım talı galiba ki, ne gitsem sadece beni bulurlar. Sinekler bile akıllı, az bulunanları rahatsız etmezler, çok olanların üstüne çullanırlar” dedi…



Ekrem SAYGI
19.06.2017    



  







   

   
Share:

18 Haziran 2017 Pazar

DAR VAKİTLER/ Ekrem SAYGI










Gökyüzüne bakarak; aklından geçirdiği bir dörtlükle başladı anlatmaya!!!
Haykırarak “Kara bulutlar!!!” dedi
“Başımın üstünde dönüp durmayın
Dökülürseniz dökülünde toprak ıslansın
Çatlasın tohum, filizlensin boy versin
Vicdanı olmayan yürekler sızlansın”

Bu sözler dudaklarının arasından çıkarken, bir isyan, veya bir beddua niteliğnde idi. Sonra durdu… ve bir müddet düşündü… Kızarmış yüzünü ve kan çanağına dönmüş gözlerini bana yönelterek dedi ki; “ Kardeşim!!! İnsanın anılarını anlatması ve ya bu günü geçmişi ile birlikte yaşaması bir aptallık mıdır?”  Durdu ve derinden bir nefes alarak devam etti sözlerine... “ Suya dokunsam boğuluyorum, sabuna dokunsam kayıyorum. Elli yedi yıldır, bir insanın çilesi bitmez mi? Büyüklerimiz bazen derdi ki!!! “Bu dünyanın çilesi ancak ölümle biter, gerçekten bu dünya böyle mi, hayatından memnun olan, bu dünyayı çileşiz geçiren insanlar var mı ki…? Gerçekten çile ölünce mi bitiyor…?

Bizi hep korkutarak büyüttüler be kardeşim… Allahtan korkarız, ölümden korkarız, yüksek gördüğümüz insanlardan korkarız, zalimden korkarız, zulümden korkarız, yılandan çıyanda korkarız, ayıdan kurttan korkarız, çakaldan tilkiden korkarız, yaşamaktan korkarız, hatta ve hatta kendimizden bile korkarız… Bu dünya da yapılanlara karşılık ölümden sonra çekilecek azaplardan korkarız, herşeyden korkarız. Böyle korkutularak yetiştik biz. Korkmadan yaşayacağımız bir yer yok mudur!!!? Bu dünyayı cehenneme çevirenler, bu dünyada cenneti yaşarken; cehenneme çevrilen bu dünyada, cehennemi yaşayan insanlara; cennetler vadedilirken, Bu dünyada cenneti yaşayanlara kimse neden vaadlerde bulunmaz. Cennette, cehennem de bu dünyadan ibaret galiba…
Bana göre günah nedir söyleyeyim mi kardeşim. İnanıyoruz ki; biz bir yaratılışa sahibiz ve bizi yaratanın adına da Allah demişiz. Allah yaratan demektir. Bizler insan olarak bu dünyada birşeyler üretiyorsak istediğimizdendir, sevdiğimizdendir. Dolayısı ile bizi Allah yarattı ise, bunda şüphe yoktur ve bizi sevgisinden yaratmıştır. Sevmeseydi ve istemeseydi yaratmazdı. İşte yukarıda izah etmek istediğim günah kavramı burda ortaya çıkar. Allahın sevgisinden yarattığı insana zulmetmek; Allaha zulmetmek gibi değil midir. İşte günah budur bence…İnananlar için bunu dışındakiler; yaratılışına karşılık olarak ona şükür ve onun koyduğu kurallarından ibaret değil midir.?
Kardeşim!!! Benim çocukluğum öyle saçı başı okşanan çcuklar gibi geçmedi. Velevki  geçnliğimiz de öyle… Köyde yaşadık ve köyde yetiştik. Zaman zaman horlandık, zaman zaman dövüldük. Sevgi ile iç içe bir yaşam sürdüremedik. Sonradan şehirli olduk veya şehirliyiz diye kendimizi kandırdık. Korkutularak yaşadık ve korkutularak büyüdük…

“Herkes birşeylerden korkar be kardeş” dedi ve devam etti  anlatmaya.
“Dünden bu güne insanlar!!! bu ülke de korkarak yaşarlar. Lakin benimkisi ise; korku ile cesaret arasında, korku ile korkusuzluk arasında bir baş kaldırış ve bir isyan gibi duruyor sanki… Öyle zamanlarım oldu ki; kendi mi terk edilmiş, tuhaf ve huzursuz, liflerim kopmaya yüztutmuş, ayaklarıma taş bağlanmış, ha düştü, ha düşecek, ha battı ha batacak, istikrarlı ve sağlam gördüğüm her şey, yerinden fırlamış, her şey kokmuş, canım ceviz kabuğunun içine sıkışmış ve nasıl olduğu belli olmayan ve önüm sıra koşan yaşam serüvenine yetişmek için var gücümle koşar adım yaşadım bu hayatı. Doğru zamanı hiç seçemedim, buda bana hep zarar getirdi. Kozamdan çıkmak için doğru zamanları beklemedim. Acele yaşam biçimim nedeni ile, erken doğumların hastalıklı günlerinde, öldüm, öldüm dirildim. Ön yargılar arasında yargılandım durdum. Bana herşey o kadar yabancı geliyordu ki; hala da öyledir, neyin tutarlı, neyin ne kadar tutarsız olduğu konusunda fikir yürütmede zorlanıyordum. Siz buna aptallık deyin, ne derseniz deyin…  çünkü insanları tanıyamıyordum. Umutsuzluk ve karamsarlık çökmüştü içime… Şimdi ise sessizce ve sersemlemiş bir şekilde hayat yolculuğum devam ediyor…

İnsanlar!!! Sağlam ve güçlü gördükleri dallara, riyakarlıklarıyla da olsa yukarılara doğru tırmanırken, ben gerçekçi olayım diye, bu dalları kırarak, aşağılara doğru sürekli iniş halinde oldum. Kuyruğu arkasında savrulan bir uçurtma gibi, yere çakılışlarım oldu. Sanki yazgım mühürlenmiş gibiydi. Hayat denen bu yaşam içersinde, inişlerle çıkışlarla ilerliyordum. Doğru düşündüğüm şeyleri  söyleyememek incitiyordu beni. Söylememek ve söyleyememek, bağışlanamaz bir yalan olurdu benim için. Lakin öyle değilmiş  işte… Yaşayarak ve görerek gelmiştin dünden bu güne. Hala geçmişin serüvenleriyle hayatını yaşayan akraba ve dostların karşısında düne göre değerlendirilmek incitir beni… Ben sinirli, kaba ve hırçın bir insanım onlara göre… Hal bu ki tam tersidir benim hayatım…”   dedi ve arkasına yaslandı. Kızıla dönmüş gözlerini bir noktaya dikti. İki eliyle saçlarını taraklayıp kulaklarının arkasına kadar sıkıştırdı. Sonra elinin tersiyle, kızıllanmış gözlerinden yanaklarına akan damlacıkları hızlı ve sert bir şekilde sildi  ve ellerini havaya kaldırarak isyan edercesine “Bu vicdansız ve bu anlaşılmaz yaşam karşısında, kendime ihanet ediyorum ben, demek ki iyi biri değilim” diye feryat etti.  Durdu ve düştüğü karamsarlık, duygusal baskıdan kurtularak kaşlarını çattı. Anlamsızca savunmaya geçer gibi, ellerini ve kollarını istemsizce sallayarak, “Boş ver gitsin, herkes iyi olsun yeter ki, sende onlar gibi ol ve onlar gibi görün” diyerek riyakarlığını koydu ortaya…Gülerek ayağa kaltı ve sıkıldığında yarım yamalak çalmaya çlıştığı bağlamasını eline aldı ve başladı çalıp söylemeye.       
      
Parsel parsel eylemişler dünyayı
Bir dikili taştan gayrı nem kaldı
Dost köyünden ayağımı kestiler
Bir akılsız baştan gayrı nem kaldı

Padişah değilem ceksem otursam
Saraylar kursam da asker yetirsem
Hediyem yoktur ki dosta götürsem
İki damla yaştan gayrı nem kaldı

Mahzuni serifim cıksam dağlara
Rastgelsem de avcı vurmuş marala
Doldur tüfeğini beni yarala
Bir yaralı döşten gayrı nem kaldı        

Neden bu kadar hüzünlendiğini sordum. Baze böyle hallerim oluyor diyerek başladı sözlerine…
 “Artık yaşımız kemale erdi. İyi nsanların ürettiği kelimeleri kullanmaya karar verdim. Artık farklı bakmak istiyorum dünyaya… Lakin bu toplum bu kelimeleri anlamazlıktan geliyor. İyi ile kötü, doğru ile yanlış arasında gidip geliyor insanlar, bir kavram kargaşası almış başını gidiyor. Fakat öyle bir şey var ki; iyi ile kötünün, gerçekle sahtenin, riyakarlıkla iyimserliğin, birbirine karıştığı günleri yaşıyoruz. Farkında olanlar sözlerini karşı tarafa anlatmakta zorlananlar, bütün bu olanlanları kabullenmeseler de, iç dünyalarında ki mücadele ile savaşmaya devam ediyorlar. Bunu da hiç kimse anlamaz ve kişi bundan ötürü hep kendisne zarar verir. Ön yargılar, hatasızlıklar üst düzeyde, herkes kendi doğrularına kesinlik kazandırarak ve yargılayarak sürdürüyor hayatını. Gurur ve kibirlerinin esiri olmuş insanlar, kimse hata yaptığını kabullenmiyor. Mesela bir hata işlenildiği zaman, yapılan bu hatayı itiraf etmek çok zor olsa bile tevazu gerektiren bir haraket değil midir. Karşı tarafa ben bir hata yaptım, çok üzgünüm, çok üzgünüm demek çok mu zordur. Bu cesaret ve olgunluk gerektiren bir hal değil midir…”

“Bak kardeşim” dedi ve devam etti anlatmaya…
Bir kişi size çektiği sıkıntıyı ve ya bir sorununu veya bir acısını paylaşmak için geldiğinde, onu dinleyip, bu acıyı vs. bünyenizde hissederseniz birlikteliğiniz oluşur. Gayrısı hikayeden ibarettir. Size yapılan bir hatanın karşısında küçük bir Özrü düşünün.  Özür boşalmaya yüztutmuş bir kuyuyu yeiden doldurmak gibidir. Söylenen kötü bir söz, ödenen bir borç, yapılan fiili bir eylem vs. karşısında içten yapılan bir özür kelimesi, herşeyin yeiden başlaması değil midir. Özür dilemek kişinin kendisi ile ne kadar alakalı olsa da; aslolan karşıdaki kişi ile ilgilidir. İster kabul eder, isterse etmez. Özür dilemek kendini açığa çıkarmaktır. Özür; alay edilmeyi, kucaklanmayı, hatta intikam almayı açık hale getirmektir. Özür iyi bir yüreğin, her şey yoluna girip, olması gerektiği hale gelene kadar yatışması zordur. Özür dilemek olanları almak değil, olanları karşı tarafa iletmektir. Kırgın olan boşluğu kapatmaktır. Özür dilemek bir yemindir.

İyi insanlar hata işlediklerinde ve kendilerini kötü hissettiklrinde özür diler. Burada asıl sorun, kalplerinde boşluk olan, hisedemeyen, söyleyemeyen, konuşamayan, kızamayan, bulutlara haykıramayan, haksızlıklara baş kaldıramayan, menfaatlerini düşünüp; toplumun ve ferdin ezilmesine susan ve ezen insanlardır…
Güzel dostum!!! Bütün bunlara bağlı olarak konu ile ilgili yaşadığım bir olayı aktarayım.

Sürgüne düştüğüm yıllarda bana sebep olanlardan özür dilemediğim halde; benden özür diledi, ayaklarıma kapandı diyerek; haklı olma gerekçelerini topluma yansıtmaları, edepsizliklerini, vicdansızlıklarını ve pisliklerini üst seviyeye çıkarmışlardır. Düştüğüm olaylar kerşısında, acziyetimden fazla, bu yalan özür beyanı beni derinden sarsmıştır. Böyle bir şey olmadığını dostlarıma açıklamak bile beni derinden incitmiştir…
Kendimden bahsediyordum ki devam edeyim istersen.
İnsanlar bilmeden ve anlamadan hata yapabilirler. Gurularına kapılırlar ve kibirlenirler. Benim de birçok hatalarım olmuştur. Lakin haksız olduğum olay karşısında özür dilemek zor olsa da; helalliklerini almışımdır. Eğer varsa bilmeden haksız olarak üzdüğüm kişiler ve unutmuşlarım, hepsinden helallik diliyorum ve özür diliyorum. Küserek ve dargın olarak ömrümün sonlanmasını istemiyorum…”

Yorulmuştu adam. Bir süre sessiz bekledi. Yorgun ve gergindi. Öfkeli bakışları birşeylerden etkilendiğini gösteriyordu. Yumruklarını sıkıp açıyor, alnında oluşan boncuk, boncuk terler yanaklarına sarkıyor, elinin tersi ile silmeye çalışıyordu. Zorlukla yutkundu ve biraz geri çekilerek arkasına yaslandı. Sonra ani bir haraketle ve yüksek sesle “Neden hep ben…” dedi. Elini cepine uzattı ve paketinden bir dal sigara çekti. “Bu zıkkımı bırakmak istiyorum, lakin o beni bırakmıyor. Birlikte öleceğiz herhalde”  dedi. Hemen yanında duran çakmağını aldı ve sigarasını yaktı. Daireler oluşturan dumanın yükselişini seyrederken; hüzünlü bir şekilde derinden bir nefes alarak;
“Bak dostum” dedi.  İki gündür o kadar üzgünüm ki bunu nasıl anlatsam bilemiyorum. Bu kadar muhabbetten sonra saklanmak olmaz herhalde…

İnsanlara karşı haksızlık yapmak ve yapılan haksızlıklara karşı susmak benim yapacağım türden bir şey değildir. Lakin; kötümserlik ve insanların ön yargıları ciğerimi deliyor. Konuşmam ve susamamam bana hep zarar verdi. Zaman ,zaman anlatımlarım ve yazdıklarım karşısında alay konusu olduğumu biliyorum. Lakin bunları yapmadan da duramıyorum...”
Derinden bir nefes alarak devam etti konuşmasına. “Bak şimdi iyi dinle, neden bu gün çok üzgünüm”

“Yedi yıldır doğup büyüdüğüm topraklardan istemeden ayrıldım. Başıma gelen bir bela yüzünden toprağımın bir kısmını satmak zorunda kaldım. “Toprağı olmayanın kökü olmaz” derler ya ben aynen köksüz kaldım. Kız kardeşime versem de, satılmış oldu. Bu ezginliği yıllarca üzerimde taşıdım. Velhasılı sonraları alıştık.
Benim meselem toprak değildi, lakin geçimim ve gelirim hiç topraktan olmadı. Bunların hiç mi, hiç önemi yoktu benim için. Lakin iş başka türlü idi. Topraklarımızı tescillemek adına köyümüze kadastro çıkmış.  Ben hiçbir şeye karışmadım. Yıllar önce kadastro çıktığı bu dönemlerde annem adına akrabalarım sürekli imzaya geliyorlardı. Ben yine karışmadım. Sadece sen bilirsin Anne demekle yetindim. Velhasıl Annem imza vermedi fakat itiraz da etmedi. Dedem ölmeden önce kızlarını toplayıp, zaman zaman benim şahid olduğum zamanlar olmuştur. Kızlarınına şöyle dediğini biliyorum. “Kızlar!!! Her birinizin 6.5 dönüm yeriniz var. Fakat dedem öldü, dayım öldü ve aradan 15 yıl geçmesine rağmen hiçbir kuzenimden bizleri ciddiye alarak ses çıkmadı. Fakat imza isteme işi devam ediyordu. Biz yine Annem diye sesimizi çıkarmadık, ta ki bu seneye kadar. Tabi ki kimse de bizi ciddiye almadı. Bundan altı ay önce kardeşler olarak bir karar aldık. İmza, imza hele bir soralım ne oluyor bu iş. Şunun bilincinde idim, Bak Toprağını sattı da, toprak derdine düştü diyeceklerini biliyordum. Hal bu ki böyle bir derdim yoktu. Hiçbir zaman da olmadı. Biz kardeşler ve kuzenler bir araya geldik, altı ay önce verilen karar; hiçbir küskünlüğe mahal vermeden. Haziran ayında bitecekti. Haziran geldi geçiyor ve lakin hiç kimseden ses çıkmıyordu. Ciddiye alınmamak huzursuz ediyordu beni ve büyük kuzenimi aramaya karar verdim.  Güzel bir üslupla  ve on beş yıl sonra ; ne olacak bu iş, gidin halanınızı memnun edin ve bu olayı temizleyin dememe fırsat vermeden, pişkinlikle  “ herkesin yeri ayrılmıştır, herkes gelsin fındığını evin başından toplasın” bu pişkinlik konuşmasıydı. On beş yıldır yediğiniz bu toraktan çıkanlar nasıl boğazınızdan geçti.  Bunun üzerine beni azmettirici pişkin konuşması, Edepsizlik yapma dememe sebeb oldu. Bunun üzerine telefonu kapattım ve kardeşimi aradım. O da beni anlamayınca, ve kendisine yanlış aktarılan cümlelerden dolayı beni suçlama durumuna geçince; anladım ki yalnızım. Ben ucuz bir kahramandan ibaretim. Toprak derdine düşmüş gibi bir görüntü verilmesi beni derinden yaralamıştır. Hayırlısı Allahtan…

Ekrem SAYGI
19. 06.2017







  







   



     








Share:

17 Haziran 2017 Cumartesi

BİRLİKTE YİRMİ YEDİ YIL/ Ekrem SAYGI



Her gecenin vardır bir sabahı
Her gün doğan güneş; bize ondan mükafattır
Takdir ondan, şükür bizden olsun...
Yirmi yedi yıl geçti ve geçmekteyiz afakı
Bak şu uçan kuşlara!!! kuvvetleri iki kanattır
Bir sen, bir ben iki evlat sağlık ve sıhhat
Kurulan bu yuva, bu hane, dünyada bu mekan
Çizgi oluşur, güneş batar, ömür biter
Döner bakarsın geriye, hazan düşer, olur her şey yalan
Ya bir gün önce, ya da sonra, sen ve ya ben
Giderse sona kadar, bin lütuf, bin şükür
Velhasıl kurulan bu yuva kutsal bir emanettir

18.06.2017
Ekrem SAYGI Manisa
Share:

KONULAR

Ekrem Saygı Şiirleri (78) Ekrem Saygı Yazıları (53) Ekrem Saygı Resimleri (8) Bekir Akkaya Yazıları (5) Alıntı (4) Ekrem SAYGI- Alıntı (2) Acıyı Tekrar Yaşatma (1) Ademden Kalma Yük- Şiir (1) Ankara Günlüğü (1) Artvin'e Selam - Şiir (1) Arızalı Cümleler- Şiir (1) Ayakla Vesikalık Fotoğraf (1) Ayaklarımızla Birlikte Büyüdük (1) Aynadaki Ben - Şiir (1) Baba Kokusu (1) Bekir Akkaya Şiirleri (1) Ben Hala Dünde Yaşıyorum- Şiir (1) Beş Yıl Sonra (1) Bir Saraydır Ordu (1) Bir Yol Muhabbeti (1) Bunaldım (1) Can Kumru - Şiir (1) Celile Saygı Hakka Yürüdü (1) Coşkusal Veba (1) Deli Saçması- Şiir (1) Devri Alem-Şiir (1) Drama Köprüsü (1) Dua (1) Döneceğim- Şiir (1) Düş (1) Empati (1) Erene - Şiir (1) Eve Hırsız Girdi (1) Gezgin - Şiir (1) Gitmelisin- Şiir (1) Gördün mü? A... (1) Göçük-Şiir (1) Gülten -Şiir (1) Gülşah'a - Şiir (1) Gün Katillerin - Şiir (1) Güne İyi Başla (1) Haçhiko -Şiir (1) Hercai-Şiir (1) Hergele - Şiir (1) Hoş Geldin Dostum - Şiir (1) Hükümranların Günü de Solar - Şiir (1) KENDİME TAVSİYEM (1) KONJONKTÜR KÖPEKLERİ (1) Kadınlar Günü (1) Kadının Adı Yok- Şiir (1) Kalbim Sizinledir (1) Kola Gerçeği (1) Kumru'da Eğitim (1) Küşnefak Kayası- Şiir (1) Kıral Çıplak (1) Kırk Altı (1) Mizah (1) Muhabbet Olsun (1) Mülteci - Şiir (1) Ne Değişti (1) Pilla Böcü- Fotoğraf (1) Sekiz Mart - Şiir (1) Stay Home- Mehmet Beşeri- Alıntı (1) Sürgünüz - Şiir (1) Sır- Şiir (1) Sıradan Sözler -Şiir (1) Tekmili Birden-Şiir (1) Tuzak -Şiir (1) Umut (1) Yanlışlık (1) Yaylama (1) Yer (1) Yerimiz Dar Değil (1) Yeryüzünün Göz Yaşları (1) Yol Ortasında Yürüyorum (1) Yüz Bir Nolu Oda-Şiir (1) Zaman - Şiir (1) Zaman-Şiir (1) nde mi Değirmen-Şiir (1) Çağrı - Şiir (1) Çığlık -Şiir (1) İki Binli Yıllar Fotoğraflarda Kaldı (1) İki Dost (1) İki Fotoğraf Karesi-Şiir (1) İşte Ben (1) Şadırvan (1)

ÇOK OKUNAN 10 YAZI

SON YEDİ GÜNDE EN ÇOK OKUNAN ON YAZI

EN SON BEŞ YAZI

Pages

Blog Archive

Bekir Akkaya Şiirleri

Öne Çıkan Yayın

ULAN ZAMPARA

Kanın pazara çıksa etmez on para Aklın fikrin uçkurunda olmuşsun zampara Ruhunu parlatmaz asla  zımpara Böyle muhabbetlerden mana...

ZİYARETÇİ SAYISI

Breaking News

Beauty

Contact Us

Ad

E-posta *

Mesaj *

Followers

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Support