20 Mayıs 2017 Cumartesi

KURTARAMAM/ Ekrem SAYGI

Görüntünün olası içeriği: gökyüzü ve açık hava









Kula'da, bir dağ başında
Bir arazi' de
Geniş mi geniş...
Dik ve yamaç
Makinalar çalışır
Deler toprağı
Ben çalışırım
Balyoz darbeleriyle
Demirleri gömerim toprağa
Ve ağrısa da belim
Sonra sökerim
İpi mi çekerim
Ölçerim biçerim
Yorgun olsa da dizlerim
İnadına yürürüm
Sererim ipleri
Sonra sararım yumak yumak
Düğüm üstüne düğümler
Çözerim...

Bunların hepsi kolay
Lakin zor olan
Kurtaramam yakamı
Edepsizden
Yalakadan
Yavşaktan
Yobazdan
Hokkabazdan
Madrabazdan

Ekrem SAYGI
18.05.2017 Manisa-Kula

Share:

DELİNİN ZORUNA BAK/ Ekrem SAYGI



Sen kaç para edersin ki
Marifetlerin belli
Kusurların belli...
Yaşlanmışsın işte
Yaşın olmuş elli
Ayna da aradığın nedir senin?
Ey deli oğlu deli


Ekrem SAYGI
                                                      20.05.2017 Manisa
Share:

19 Mayıs 2017 Cuma

TUZ VE TUZLUK/Ekrem SAYGI


Yıl iki bin on dört aylardan Mayıs ve ben Kıbrıs'tayım... Asrın projesi... Denizin altından Kıbrıs' a içme suyu akıtacağız. Yani çalışıyoruz... İşçiyiz... Yani çalışıyoruz...
Saat on iki yemekhanedeyim. Tabildot' u doldurdum ve bir köşeye çekilerek, tabildot' un bölümlerin de olan yemek çeşitlerine baktım. Patates ve sebze karşımlı tavuk yemeği, çorba ,pilav ve salata. Önce hepsinden tattım ve anladım ki salatanın tuzu yoktu. Masanın biraz uzağın da duran; beyaz ince, uzun ve tek yollu olan tuzluğu elime aldım... Salladım, salladım akmadı. Kıçından, hafifçe üç beş kez masaya vurdum yine olmadı. Kaşıkla tepesine vurdum yine akmadı... Yolunu kaybetmişti meret. Tuzluğun umurunda değildi ki yemeğin tuzsuz olması...
Anladım dedim kendi kendime; bizim tuzumuz yaş. Ne kadar sallarsan salla akmıyor taneleri meretin. Çalışanlara tuzluğu değiştirmelerini söyledim, onların da umurun da değildi bizim tuzun yaş olması. Ben yemeğe ve yemek bana bakıyor, fakat yemeğin de umurun da değildi...










Tam da bu esnada aklıma takılan, Hindistan da, 1930 Yılın da Özgürlükler adına, tuz tekelini ihlal etmek ve sömürüye son vermek adına 388 Km. lik mesafeyi, çıplak ayakla, bir deri bir kemik ve elin de asasıyla göz yaşları içersin de büyük ümitlerle tuz yürüyüşüne çıkan 61 yaşındaki bir adamın 24 günde kat ettiği mesafe aklıma geldi.
Tam sırası gelmişken ondan bize kalan bir kaç sözü konu etmeden geçmek istemiyorum.
" Cesurca çekilen gerçek acılar, bir taşın kalbini bile yumuşatabilir" " Adalet adaletsizlikle elde edilmeye çalışılırsa, elde edilen sonucun için de, mutlaka adaletsizlik gömülü olur"
" Uğruna öleceğim çok dava var ama, uğruna öldüreceğim hiç bir dava yok"
Düşündüm...
Tuzluğa ve çalışanlara öfkem yer değiştirerek yerini kısmen olumlu düşüncelere bıraktı. Eğer bizim gibilerin gözleri doluyorsa, heyecandan titriyorsa yüreğimiz işte undandır...Bizim tuzumuz yaşta olsa, akmasa da taneleri, yani tabiatıyla her şey umurumuzdadır...
Her şey bizim umurumuzdadır... şairin dediği gibi " Bulutlar da umurumuzdadır" Sizin tepenizde ki bulutlar beyaz ve parçalı, denizleriniz mutedil dalgalı olabilir. Fakat şimdilik bizim başımız da ki bulutlar kara, denizlerimiz, sert ve hırçın, sadece bizim başımıza yağıyor ve sadece deniz bizleri sürüklüyor sanki...
Siz şöyle deyin isterseniz. Siz ahmaksınız, o karabulutlardan dökülenler sadece ahmakları ıslatır. (Ahmak ıslatan) bu yüzden sadece sizi ıslatıyor...Fakat şunu da bilmelisiniz ki; Siz!!! aklına çok güvenenler, kendilerini akıllı görenler " Biz tedbirimizi aldık, evimizin üstünü örttük, bu kara bulutlardan bize zarar gelmez" düşüncesine kapıldıysanız eğer, evinizden dışarı çıktığınız da, sıra size geldiğin de, elbet sizin kafanıza da yağacak sert yağmular olacaktır...
Hiç bir şey sizlerin umurun da olmasa da, sizlerin kafasına yağan sert yağmurlar da bizim umurumuzdadır.
Nice, saygı değer insanlar bu dünyadan göçüp gittiler. Onların da yaşadığına pişman edilen, bir türlü yüzlerini güldürmeyen günleri olmuştur. Bir zamanlar bu günün ölmüşlerinin üzerinden geçen karabulutlar, şimdi onların torunlarının, çocuklarının yaşamlarına musallat olmuşlar...
Yalnızca yaşanlar değil, gün yüzü görmeden göçüp gidenler de umurumuzdadır.
"Her koyun kendi bacağından asılır" " Gemisini kurtaran kaptandır" " Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" ı kendinize şiar edinebilirsiniz. Fakat öyle bir gün gelir ki, yırtınsanız da param parça olsanız da gerçeği değiştiremezsiniz. Tepelerinizin üzerinde ki karabulutlar boşaldığın da, siz farketmeseniz bile hepimizi birden ıslatır.
Sevmeyebilirsiniz, beğenmeye bilirsiniz, aşağılayabilirsiniz... Olsun... Biz bütün olumsuzluklara göğüs gere biliyorsak, biz bütün olumsuzlukları param parça ediyorsak, yumruklarımızı havaya kaldırıp, yaşamın göbeğine balyoz gibi indirebiliyorsak, yalakalık, yalamalık yapmadan, mertçe dimdik durabiliyorsak ve hal böyle iken, zaman zaman titreyip acı duyursak, kardeşimiz, dostumuz, yakınlarımız ve çevremizdeki bütün acı çekenler sizin umurunuz da olmasa bile, bizim umursadığımızdandır.
İşte bütün bu olumsuzluklara rağmen bizim temennimiz; Gök yüzü hepiniz ve hepimiz için mavi olsun, yağmur yağacaksa tertemiz ve berrak yağsın, ufuklarımız da gök kuşakları oluşsun. Bizler gece gündüz demeden çalışmışsak ve hala gece gündüz demeden çalışıyorsak, sıkıca sarılmışsak hayatın yakasına, bir yumruk indirmişsek hayatın göbeğine, bir tokat sallamışsak geçmişin suratına ve suratsızlara, kapanmışsa kapılar, çekilmiş ise perdeler, hiç ama hiç haketmesekte bütün olanları ve hala bu şartlar altın da, zaman, zaman sizler bilmeseniz de veya bilmezden gelseniz de dertlenebiliyorsak, demek ki bizim umurumuzdasınız...
Sağlıcakla kalınız...
Ekrem SAYGI
Mayıs 2014 Kıbrıs

Share:

18 Mayıs 2017 Perşembe

GECENİN DAR VAKTİ

Arabam bozuldu kaldım dağlarda
Yeryüzü karanlık
Zamanı mıydı şimdi, bu ıssız vadide ihanetin
Donuk resimler gibi gök yüzü ve herkes uykuda
Gecenin bu dar vakitlerinde bir ben uyanık ve karanlık
Yalnızlığım kadar ıssız ve sessiz her yer
Ay da gizler yüzünü ben den bir parça bulutla

Ekrem SAYGI
11.05.2017 Manisa-Kula- Selendi yolu
Share:

30 Nisan 2017 Pazar

DOST SOFRALARINI BİZE DE GÖSTEREBİLİR MİSİN?/ Ekrem SAYGI

Bu yazıyı 2006 Yılında yazmıştım. Haşmet UZAR’ ın “DOST SOFRASI” başlığı adı altında yazsından esinlenerek dile getirdim. Bahsi geçen bölge Ordunu Kumru İlçesi. Bayram Dağı ise Pösküdan mevkkiinden yukarıya doğru çıkıldığında yüksek ve ormanlık bir alana verilen isimdir. Haşmet UZAR’ ın köyü ise bu ormanlığın yükseğindeki Kayabaşı denilen köydür. Haşmet UZAR bu İlçeden halen Bayram Dağına doğru uzuyor mu bilemem…




DOST SOFRALARINI BİZE DE GÖSTEREBİLİR MİSİN?
“Ruhumun daraldığı zamanlar da” diye başlıyor yazısına Haşmet UZAR …. Uzun bir cümle ile, nefes almadan, son derece mükemmel. Her insanın farklı, farklı yorumlar getirebileceği biçimde…

“Bayram dağının ardında kalmaya başlayan güneşin ayaklarını, elekçi sularında yıkayarak başlattığı akşam saatleri Pösküdan’e ince bir soğuğa sarılmış çiğ taneleri ile iner…”

Evet Haşmet UZAR!!! bahsettiğin o; çiğ taneleri yavaş, yavaş kaybolur. Gölgeler koyulaşmaya başlar Bayram Dağının eteklerinde... Aydınlık, karanlığın koynuna saklanır. Pürüzsüz, pırıl, pırıl bir gökyüzü. Yıldızlar göz kırpar size semanın derinliklerinden… Sonra; dolunay gittikçe yükselir Bayram Dağının üzerinden. Ağaçlar soyut görüntülere dönüşür gölgeler yeniden belirir.

“İnce bir soğukla inen çiğ taneleri” saf bir gümüş ahengiyle coşturur. Sonra hafif bir ürperti ve şekille sınırlı durumunuzdan kurtulur, ruhun sonsuza değmesinden doğan bir sevinç kaplar içinizi. Çevrenizi sonsuzluk sarmış. İçinizde gizli kalmış derinliğiniz ortya çıkmaya çalışır…
Yunus Emre: “Bir ben vardır bende benden içeru” diyerek gerçeği dile getirmemiş mi?… Belki de, bir türlü dışa vuramadığımız gerçek gerçekler içimizde gizlidir.

Ben o gece sabaha karşı Bayram Dağının yükseğinde sabahı beklerken; Tan kızıllığı alabildiğine göründü ufuktan ve karanlığın üstüne yavaş yavaş aydınlık çökerken; derinden ve minarelerden yükselen ezan sesleri bozuyor bu karanlığın gizemini (Essalatü hayrunminnevm) sabahınız hayır olsun diyor müezzinler… ve şehrin ışıkları yavaş sönüyor…Bir diriliş, bir hareketlilik başlıyor... İnsanlar tek başlarına uykuya daldıkları derin uykularından, yine tek başlarına, ulaşacağı ufku unutarak, sabahın ilk saatleriyle yeni günün planlarını yaparak harekete geçmişlerdir…

Evet Bayram Dağının tepesinden bu şehrin görüntüsü böyledir. Sizlerde bu saatle uykunuzdan biraz feragat ederseniz ve çıkarsanın Bayram Dağının yükseğine; sizler de görürsünüz…

Güneş yükselmiştir artık. Yüzlerdeki gerginlikler arttıkça artmıştır. Bilincini yargılayan gözlemlerden uzaklaşmak için girilen kapılardan, yavaş, yavaş çıkan insanlar… Ruhlarını aynı mekanlara hapsedip, “ Milyonlarca isteğin arasında panik halinde koşuşturmaya başlar” koşuşturdukça “ içinde büyüyen yalnızlıklar” kalıba sokulmuş fikirler arasında, gün be gün kaybolup gider... ve aynı kapıdan içeri girdiğinde; gül ile diken arasında dolaşıp durur… Yitirdiği mutluluğu dikenler üstünde aramaya başlar...
“Çınlanan sözcüğün aksi” “Seveceksin cancazım, seveceksin, sevmeden yaşayamazsın” diyorsun ya Haşmet UZAR, lakin kimi seveceksin... Sevgilerini ruhlarının derinliklerine gizlemiş ve dışa vurmaktan korkan kalıplaştırılmış insanları mı? “ sevgi kalıp dışıdır” bir damlacık su ve bir metrekarelik toprak için, kan akıtılmaya teşebbüs ediliyorsa bu kasaba da, sokak lambalarının o ihtişamlı aydınlığı ruhun derinliklerinde gizlenmiş olan sevgiyi ortaya çıkaramayacaktır.

Nice insanlar, işaret ettiğin “ dost sofralarına oturmadan” göçtüler bu kasabadan.
Dost sofralarını bize de gösterebilir misin Haşmet UZAR…?

Ekrem SAYGI
Kumru 2006



Share:

YILDIZ ÇORBASI/Ekrem SAYGI





-Hanım midem kazınıyor.
-Açıkmışsındır.
-Belki de öyledir....
-Beş dakika beklersen hallolur.
-Ne hallolur?
-Çorba pişireceğim.
-Ne çorbası?
-Yıldız çorbası
-O da ne ki?
-Çık cama bir bak!!!
-Neye bakayım?
-Gökyüzüne.
-Ne var ki gökyüzünde?
-Bak işte ve gördüklerini söyle?
-Tamam da şehrin ışıkları bastırıyor karanlığı.
-Bırak şehrin ışıklarını...Sadece gökyüzüne bak
-Beraberce bakıyoruz gökyüzüne ve anlatıyor...
-Ayın çekildiğini görmüyor musun? Parlayan yıldızları görmüyor musun?
-Tamam da ne alaka şimdi?
-Alakası şu.
-Bu gece yıldızları topladım senin için.
-Nasıl yanı?
-Sana yıldız çorbası yaptım. Afiyet olsun...

Ekrem SAYGI
29,04,2017
Share:

29 Nisan 2017 Cumartesi

SPİL DAĞINA AĞIT/ Ekrem SAYGI


Ağacın anadır, fidanın evlat
Bir çift söz etsem, beni dinler misin
Yorgundur dizlerim, kalmadı takat
Şikayetim var desem, bana küser misin

İhtişamın senin; dillere destan
Yeşiline aşıkmış senin, Bedevi Tarzan
Ağacının dibine, kıvrılıp yatsam
Koynunda Bedevi gibi, beni de gizler misin

Lalelerin sümbüllerin, baharda gülüşür
Arılar kelebekler, çiçekle öpüşür
Bu güzellikler ancak, sana yakışır
Uzansasam gölgen de, eşlik ederm misin

Eteklerin de koyun, kuzu yayılır
Seni gören, güzelliğine bayılır
Esen rüzgarların, deva sayılır
Coşkun çaylar gibi dolup, taşsam ne dersin

Bilinmez kıymetin, anlayan anlar
Bir kıvılcım yakmış seni, geçmiş zamanlar.
Yok olup gitmeden bütün ormanlar
Ben sizin yerinize, yansam ne dersin












Ağacın olmasa, yüzün çöl olur
Yağmur yağar toprağın, erezyon olur
Ne yeşilin kalır, ne de gül olur
Seni yok edeni, assam ne dersin

Kıyılarında yeşilin karaya dönmüş
Sarhoşlar çoğalmış, şişeler boşalmış
Onlardan geriye, çöplükler kalmış
Ben o şişeyi o kıça, soksam ne dersin












Bakar geçer unutur, seni bilmeyen
Anlar kıymetini, nazmın dinleyen
Benden başka sana, methin söyleyen.
Kaç insan geldi gitti, bana söyler misin

Ekrem SAYGI
29.04.2017 Manisa
Share:

27 Nisan 2017 Perşembe

SEVENLERİMİZE BİRİKİ SÖZ


“Her şair potansiyel bir sapıktır” diyor şair.

Ben ne şairim, ne de yazarım, fakat yazma sapıklığım var galiba… Yakinen tanıdığım bir arkadaşımız bir kitap yazmıştı. Fahrettin AKICI, yazdığı kitabın adı ise “ŞURDAN BURDAN” arkadaşımızın beklentisini bilemem ama; o da bir nevi yazma sapıklığına düşmüş elinde kağıt kalem akşama kadar gezer, anlamlı anlamsız, duyduğu her şeyi not alırdı. Bir şekilde kafayı yemişti. Benim gibi yazma sapıklığına düşmüş bir adam. Bizler o zaman, küçük ve şirin olan o beldeden ayrıldıktan sonra hiç görüşemedik. Şimdi ne eder, ne yapar bilmem. Bu vesile ile kendisine selamlarımı gönderiyorum. Hepten delirmişse deliliğini kutlarım...

Evet yazdıklarımı yayınlatmasam da, bende de potansiyel bir yazma sapıklığı var galiba, durmadan kendimi pazarlarcasına teşhir ediyorum…. Lakin şuda var ki; yazarken bütün sıkıntılarımı unutuyorum… Dostlarla muhabbet gibi bir şey işte…

Duyduklarım kadarı ile beldemiz boşalmış, o, eski hoş görü ve güzellikler yok olmuş, Beldem’ in insanları birbirlerini yer haline gelmişler...

Dereler doldurulmuş, yollar düzelmiş, köprü başları süslenmiş; lakin “Güzel insanlar, güzel atlara binip…” gittikten sonra, insanların içi oyulmuş… Sevgi, saygı, diyalog, paylaşım, hoşgörü, huzur, dostluk, vefa, incelik, nezaket; bütün bu kuralların içi boşaltılmış tahammül sınırları aşılmış ve bu kuralların zıddı ile yaşam sürdürmektedirler...

Yolları altınla cilalasanız dahi, insana yatırım yapmadıktan sonra hiçbir şey fayda vermez.

Uzaklardan takip ettiğim kadarı ile öyle görüyorum. Eğer yanlışım varsa düzeltin lütfen…
Bizler; istemeden yüreğimizin sesine uyup çıktık yollara… gidişimiz de bir karımız yoktu bizim. Dün olduğu gibi bu gün de; banka hesaplarımız da artma da olmadı. lakin ayak izlerimiz ve bir yanımız ordadır. Sağlıkta ve ölüm de döneceğimiz yer yine orasıdır...
Bazı insanlar derki; en müşkül durumda dahi olsan, insanlara karşı iyi görüneceksin, dik duracaksın, ben bu cümlelerin arkasında, parasal gücün etkisini ve riyakarlıkları görüyorum.

Biz o güzel beldemizden ayrılırken; yaşam denilen bu hayatın acılarını sırtlanarak çıktık yola… İnsanın doğup büyüdüğü ve emek verdiği yerden, birkaç kırık dökük eşya ve kamyon gıcırtısıyla ayrılması diğer gidenler gibi kolay olmadı. Biz o beldeden ayrılırken; belki de sizler koltuklarınızda sıcak kahvelerinizi yudumluyordunuz. Keyifleriniz yerinde idi. Biz eşyalarımızı bütün duygusallığımızla kamyona yüklerken, kimi perde arkalarından, kimileri de balkonlarından seyre dalmıştı bizleri. Oysa herkesi seviyorduk, oysa o küçücük belde de, herkes dostumuzdu. Ekmeğimizi ve aşımızı yemeyen belki de çok az kişiler vardır. Helal olsun.

Bu ara da beni en çok üzen olay, batırdığımız kafenin önüne, küçük; çok küçük alacaklarını istemek için gelen bir iki insandır. Bizi orada; yakınlarım ve kardeşlerim hariç, taşındığım evin kaldırımına oturarak, kamyon’ un uzaklaşmasına kadar el sallayan ve bekleyen Gazeteci İlhan TİNCİ dostumdur. O günü hiç unutamam ve kendilerine sevgi ve selamlarımı sunuyorum.
Bizler o günün acılarını ve duygularını yakalarımıza iliştirerek ayrıldık beldemizden. Göründüğü kadar kolay olmadı ayrılışımız…kalan ömrümüzde; “yazılanı yaşamak" için ayrıldık, beladan kendimizi kurtarmak için ayrıldık. Yaşamışlığımıza yaşam katmak için ayrıldık…Kimseye ne küskünlüğümüz var; ne de dargınlığımız. Beldemizi ve insanlarımızı seviyoruz. Beldemin doktoru Cemalettin YAKTI kendisine yakındığım bir gün de şöyle demişti “Seveceksin cancazım seveceksin, sevmeden yaşayamazsın” Ona da saygı ve selamlarımı sunuyorum.

Ben; herşeye rağmen seviyorum ve severek yaşamaya çalışıyorum. Sizde sevin, yaşanılmışa saygı duyarak, yaşanılacağı paylaşarak saygı duyun ve sevin… hiç kimse bulunduğu yerde kalıcı değildir. Makam ve mevkiilerini kullanarak, hasbelkader koltuğa oturmuş insanların son günlerde yaptıkları melametleri görmekteyim. Benden büyük yok der gibi insanları bulundukları yerden sürgün edilmelerini görmekteyim. Ekmeğimi bölüştüğüm Öğretmen Bekir AKKAYA’ dostuma ya yapılanlar gibi. Kendisine sevgi ve selamlarımı gönderiyorum. Bu işlere vesile olanların kişiliklerin de mutlaka bir sorun vadır. Emeğe ve hizmete hiç mi saygı kalmadı. Hizmet köprü başı düzeltmek mi? Otursunlar kendilerini ve geçmişlerini şöyle bir gözden geçirsinler lütfen…

Biz hayatı ve insanları seviyoruz. Sizde sevin “Sevmeden yaşayamazsınız” Bir saz aşkı ve ızdırabı anlatabilir mi inlemden. Kulağınıza ses, ses, söz, söz sevgiler fısıldansın. Kalem olup yüreğinize yazılsın. Yaşanılan zulümler göz yaşlarınızla silinsin. Yaz yağmuru sıcaklığında yaralarınız yıkansın. Eski sevdalar hasretliğinize dokunsun. Dokunsun ki yeniden canlansın yakın geçmişiniz. Kaldırın külleri üzerinizden. Yitirdiklerinize, küstürdüklerinize ve kırdıklarınıza açılsın kollarınız. Ateşin ve sevginin sıcaklığı sarsın yüreğinizi…

Bak ne diyor şair;

“Denizden kum çalıyorlar anne
benden seni
nasıl mı anladım
her gün biraz daha azalıyor
martıların kumsaldaki
ayak izleri…”

Ekrem SAYGI
27.04.2017 Manisa

Share:

26 Nisan 2017 Çarşamba

ON SANTİM PAMUK İPLİĞİ VE BİR PET ŞİŞE SU


Okunmuş on santim pamuk ipiliği ve okunmuş bir pet şişe su her derde devadır(!) Bunu hoca(!) söylüyor…

Hani bir söz vardır; “İyi iyiyi mekke de, kötü kötüyü ise, bidakkada bulur” böyle insanlar bidakka da çıkar karşıma. Demek ki, bende de bir sıkıntı olsa gerek…
Yeni tanıdığım ve tanışmaya çalıştığım arkadaşlarla, bir kafe de devlet, millet, siyaset, insanlar, yürüyenler, sürünenler, soyanlar, soyduranlar, sıradan muhabbet ediyoruz. Zaten ülkemizde konuşulacak başka bir mevzu da kalmadı. Tam bu esna da yanımda bulunan arkadaşın telefonu çaldı. Sesler kesildi. Arkadaş telefonda; telefon eden kişiye hitaben “Merhaba hoca” dedi. Bense hoca kelimesini ciddiye almıştım. Durup dururken bir insana neden hoca denilsin ki…

Arkadaş telefonda, oturduğumuz kafenin adresini verdi. Biz ise kaldığımız yerden muhabbete devam dedik.

Zaman sonra arkadaş ani bir hareketle; önce gelen kişiye ve sonra da bana dönerek ve gülerek; aha da hoca geliyor…Gelen şahıs, sıska, kıçı yere yakın, suratın da meymenet olmayan ve günlerdir suratına su değmemiş gibi toprak rengini almış, kelle iki numara ve surat sinekkaydı tıraş, sırtında yakası kirden parlayan kahve rengi yamulmuş bir ceket, çeketin altında kırışık alaca bulaca bir gömlek. Burnu sip sivri, gözler çukuruna girmiş ve burnunun altında kızıllaşmış bir ağız, yaba gibi eller ve boyuna denk gelen kollar. Çok yemekten ve içmekten olacak ki; şişkin kocaman bir göbek. Yamuk basmaktan yamulmuş ayakkabılar üzerinde yürümekten aciz bir zat; sallana sallana bize doğru yaklaşıyordu…Yaklaştı ve önce hımlayarak yavaş bir sesle selam verdi ve kıçının altına bir iskemle çekerek oturdu. Herkes bir birine bakıyordu ki, arkadaş;

-Nevar ne yok, nasıl gidiyor.
-Ne olsun amk. İşler kesat, para pul kalmadı. Kimse okutturmuyor, bir yolunu bulmam lazım…

Küfürlerle karışık muhabbete başladı. Beraber olduğumuz arkadaşlar;

-Tövbe hoca, hem okuyorsun, hem de küfür ediyorsun.
- Napim amk. Görüyorsun ya, durum kötü.

Pis,pis gülerek ve sırıtarak espriler yapmaya çalışıyordu.

Ben kendisini tanımıyordum. Onlar sinkaf muhabbet ederken; ben susuyordum. İçimden “ bu mu lan bahsettiğiniz hoca, ya bu kavatın pisliğin tekidir” diye geçirdim içimden… Neymiş üç harfliymiş, neymiş beş harfliymiş, neymiş herşeyi görebiliyormuş. Neymiş olağanüstü yetenekleri varmış..Hoca denilen zata bakıyorum, ulan diyorum “bu hoca denilen zatın faydası olsa kendine olur, şunu haline bakın konuşmaktan ve yürümakten aciz, elifi görse mertek sanan, kültürsüz, bilgisiz, aptal ve bunalıma girmiş insanları sömüren şarlatanın ve şeytanın tekidir” diye geçirdim içimden...

Bu ara da, beraber olduğumuz arkadaşlardan “Ben sizi tanıştırmadım değil mi diyerek” önce beni anons etti, arkasından, arkasından hoca denilen zatı. Ellerimiz öylesine uzandı ve tanışmış olduk. Çaylar tazelendi, sinkaflı muhabbet devam ediyordu ki, merakımdan “Hoca(!) dedim, benim de sıkıntılarım var!!! Ne edicez nasıl yapacağız derken yanımdakilerden biri; “ hoca sana da okusun inan faydası olacaktır.” İçimden alay ediyordum. Çünkü bu gibileri çok iyi tanıyordum. Fakat nasıl okuduğunu merakta etmiyorum değildi. Tamam dedim.

Oturduğumuz kafeden hep birlikte kalktık. Biraz uzunca yürüyerek başka bir yere geldik. Burası sıradan bir halk kahvesiydi. Hiç müşteri yoktu. Fakat kahvenin arka tarafında küçücük bir oda vardı. Oda da kırık dökük bir çekyat, üstü, belkide aylardır temizlenmemiş bacakları felçli, çapı bozuk bir masa… Pencere caddeye baktığı için kirler içersinde eski bir perde ve kırık dökük eşyalardan oluşan küçük bir mekan…ve bu mekan; hocanın okuma yeriymiş, bütün iyi ve kötü ve pislik işlerini burada görüyormuş. Bu mekanda sömürüyormuş insanları…Bunalıma düşmüş nice genç kızlar, nice kadınlar ve nice aptal insanlar geçmiş bu tezgahtan...
İşte ben de şarlatan ve şeytan olduğunu bile bile, sadece merakımdan bu tezgahta idim. Benden para istemeyecekti bunu anlaşarak gelmiştik. Sadece hayır olsun diye bana okuyacaktı(!)
Beş kişiydik içlerinden sadece ikisini tanıyorudum. Hocayı(!) ve diğer bir kişiyi tanımıyordum. Tanıdığım iki kişi alınlarının teriyle evlerine ekmek götürmeye çalışan sevdiğim kişilerdi, Tamam da!!! Bu hoca denilen zatın bunların arasında ne işi vardı… Sonradan anladım ki, onların da tezgahlarında hoca(!) varmış…

Bir ara kendilerini tanıdığım arkadaşlarım dediğim ve hoca(!) dışarı çıktılar. Ben ise diğer tanımadığım şahısla yalnız kaldım. Öylece sessiz sakin beklerken, yanımda bulunun kişi kendince mırıldanmaya başladı. “Ekrem abi” dedi. Sen iyi bir adamsın. “eee dedim” kendi kendime bu işin içinde bir iş var… Nerden hemen iyi bir adam olduğuma kanaat getirdi... Puşt bir insan olduğunu hemen ortaya koydu ve dedi ki “ Ben fırıldak bir adamım.” Sevmiştim adamı. Çünkü kendisinin fırıldak olduğunu söyleyen ilk defa bir insanla karşılaşıyordum. O anlattı fırıldaklıklarını ben dinledim. O günden sonra bu fırıldak adamla hiç karşılaşmadım.
Hoca(!) ve arkadaşlarım ellerinde poşetlerle içeriye girdiler. Poşetler doluydu. Bira şişeleri fındık fıstık vs. Ulan dedim kendi kendime. “Bu şeytan bana içerek okuyacak herhalde.” Hocaya dönerek; Hoca sen içiyor musun “ara sıra alıyorum” Meğerse hoca alkolikmiş. “Şimdi ne olacak” “sana okuduktan sonra içeceğim.” Güldüm “haa tamam o zaman sorun yok” dedim. Arkadaşlarım beni tanıyorlardı. İnanmadığı mı bildikleri halde neden böyle yaptığımın farkında değillerdi…

Hocaya(!) dönerek; “Hoca şu okuma işine başlasak mı artık, bunalımdan ölüyorum” dedim. Hoca “Tamam hemen başlayalım.” “Şimdi sen bir pet şişe su alda gel” hemen dışarı çıkıp marketten bir pet şişe su aldım ve hoca(!) nın yanına oturdum. Hoca kirli çeketinin cebinden uzun bir pamuk ipliği çıkardı. Pet şişenin boyuna göre kesti ve şişenin kapağını açarak ipliği; şişenin içersine saldı ve önündeki yamulmuş sehpanın üzerine koydu. Yanımda bulunanlar bir hocaya bakıyor, bir bana bakıyor ve gülmemek için ellerinden gelen gayreti gösteriyorlardı. Ben ise gayet inanmış gibi ciddi bir şekilde kendime okutuyordum.

Hoca(!) pis dudaklarını kıpırdatarak birşeyler okuyormuş gibi, bir içine pamuk ipliği salınmış pet şişeye uzanıyor, sonra bana dönerek suratıma pis soluğunu üfürüyordu. Ara sıra da “ sesli bir şekilde “vay vay, bu ne haldir zor dayanıyorum,” “cinlerin çok kuvvetli” diyor, geriniyor, kendini sıkıyor…

Uzun bir gösteriden sonra okuma işi bitiyor. Başlıyor hoca benimle ilgili konuşmaya…

-Size çok kuvvetli bir nuska yapılmış.
- Bize derken; kimi katediyorsun.
-Eşinle sana.
-Ne zaman yapılmış
-Siz evlenmeden önce.
-Vay hainler vay
-Neden yapılmış, ne istiyorlarmış bizden.
-Sizin evlenmenizi istememişler.
-Eee biz evlendik ve yirmisekiz yıl oldu.
-Evlenmişsiniz ama huzurlu değilsiniz.
-Huzurlu olmayan bir insan nasıl yirmisekiz yıl geçirir.

Hoca bocalamaya başlıyor ve bocalayarak kalıplaşmış cümlelerini tekrar edip dururken; soruyorum.

-Kim yapmış bu kötülüğü bize
-Kızın ailesi tarafı.
İçimden gülüyorum.
-Kim söylüyor sana bunları.
-Ben görüyorum. Herşey ortada.

Hoca kendisini sorguladığım için kızıyor… hemen konuya dönüyorum.

-Eee nasıl kurtulacağız biz bu işten

Hoca(!) başlıyor anlatmaya… “ Şimdi bu okunmuş su dolu pet şişeyi alacaksın. Eve gidince büyük bir kaba boşaltacaksın, pamuk ipliğini parmaklarınla sıkıştırarak süzeceksin. Her sabah aç karnına bir bardak eşin sen ve çocukların içtikten sonra, fazlalaştırdığın suyla üç gün banyo yapacaksınız ve bütün sıkıntılarınız ortadan kalkacak kısa zamanda maddi ve manevi refaha kavuşacaksınız.

- Çok kolaymış be hoca.
-Evet çok kolay
-Bir hafta sonra tekrar geleceksin.
-Tamam
-Eğer birşeyler kalmışsa ozaman kökten yok edeceğiz.

Okuma ve konuşma faslı bitiyor. Ben ise pet şişeyi alarak çantama koyuyorum. Eve daha ulaşmadan çöpe atıyorum.

Bu şeytanla bazen karşılaşıyoruz. Kendisine; Hoca(!) bana okuduktan sonra, ikinci bir okumaya gerek kalmadan huzura kavuştum. O da; inandığımı zannederek, ve gülerek yeni avlar bulmak üzere çekip gidiyor…

Ekrem SAYGI
26.04.2017

Share:

KONULAR

Ekrem Saygı Şiirleri (71) Ekrem Saygı Yazıları (47) Ekrem Saygı Resimleri (8) Bekir Akkaya Yazıları (5) Alıntı (4) Ekrem SAYGI- Alıntı (2) Acıyı Tekrar Yaşatma (1) Ademden Kalma Yük- Şiir (1) Ankara Günlüğü (1) Artvin'e Selam - Şiir (1) Arızalı Cümleler- Şiir (1) Ayakla Vesikalık Fotoğraf (1) Ayaklarımızla Birlikte Büyüdük (1) Aynadaki Ben - Şiir (1) Baba Kokusu (1) Bekir Akkaya Şiirleri (1) Ben Hala Dünde Yaşıyorum- Şiir (1) Beş Yıl Sonra (1) Bir Saraydır Ordu (1) Bir Yol Muhabbeti (1) Bunaldım (1) Can Kumru - Şiir (1) Celile Saygı Hakka Yürüdü (1) Coşkusal Veba (1) Dedem ve Torunları (1) Deli Saçması- Şiir (1) Devri Alem-Şiir (1) Drama Köprüsü (1) Dua (1) Döneceğim- Şiir (1) Düş (1) Empati (1) Erene - Şiir (1) Eve Hırsız Girdi (1) Gezgin - Şiir (1) Gitmelisin- Şiir (1) Gördün mü? A... (1) Göçük-Şiir (1) Gülten -Şiir (1) Gülşah'a - Şiir (1) Gün Katillerin - Şiir (1) Güne İyi Başla (1) Haçhiko -Şiir (1) Hercai-Şiir (1) Hergele - Şiir (1) Hoş Geldin Dostum - Şiir (1) Hükümranların Günü de Solar - Şiir (1) KENDİME TAVSİYEM (1) KONJONKTÜR KÖPEKLERİ (1) Kadınlar Günü (1) Kadının Adı Yok- Şiir (1) Kalbim Sizinledir (1) Kola Gerçeği (1) Kumru'da Eğitim (1) Küşnefak Kayası- Şiir (1) Kıral Çıplak (1) Kırk Altı (1) Mizah (1) Muhabbet Olsun (1) Mülteci - Şiir (1) Ne Değişti (1) Pilla Böcü- Fotoğraf (1) Sekiz Mart - Şiir (1) Stay Home- Mehmet Beşeri- Alıntı (1) Sürgünüz - Şiir (1) Sır- Şiir (1) Sıradan Sözler -Şiir (1) Tekmili Birden-Şiir (1) Tuzak -Şiir (1) Umut (1) Yanlışlık (1) Yaylama (1) Yer (1) Yerimiz Dar Değil (1) Yeryüzünün Göz Yaşları (1) Yol Ortasında Yürüyorum (1) Yüz Bir Nolu Oda-Şiir (1) Zaman - Şiir (1) Zaman-Şiir (1) nde mi Değirmen-Şiir (1) Çağrı - Şiir (1) Çığlık -Şiir (1) İki Binli Yıllar Fotoğraflarda Kaldı (1) İki Dost (1) İki Fotoğraf Karesi-Şiir (1) İşte Ben (1) Şadırvan (1)

ÇOK OKUNAN 10 YAZI

SON YEDİ GÜNDE EN ÇOK OKUNAN ON YAZI

EN SON BEŞ YAZI

Pages

Blog Archive

Bekir Akkaya Şiirleri

Öne Çıkan Yayın

ULAN ZAMPARA

Kanın pazara çıksa etmez on para Aklın fikrin uçkurunda olmuşsun zampara Ruhunu parlatmaz asla  zımpara Böyle muhabbetlerden mana...

ZİYARETÇİ SAYISI

Breaking News

Beauty

Contact Us

Ad

E-posta *

Mesaj *

Followers

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Support